Vedik felsefeye göre insan ruhu, tek bir yaşamın sınırlarına sığmayacak kadar geniş bir hikâyenin içindedir. Doğar, yaşar, ölür… ve yeniden döner. Bu döngünün içinde bizi dünyaya çeken iki büyük akım vardır: Rahu’nun bitmeyen yarım kalmışlıkları ve Venüs’ün tatlı ama esaret kuran istekleri.
İkisi de görünmezdir, ama yaşadığımız hayatı şekillendiren kuvvetli bir rüzgâr gibi içimizde eser. Bu yüzden aynı sahnelere tekrar tekrar dönmemiz şaşırtıcı değildir. Bir sınav, bir arzu, bir eksiklik hissi… Tam çözdük derken başka bir yüzüyle karşımıza çıkar.
Bu döngüyü anlayan kişi, dünyadan kaçmaya değil; dünyayla olan bağının doğasını çözmeye yönelir.
Rahu’nun İçimizde Bıraktığı Yarım Kalanlar
Rahu sadece gökyüzünde duran matematiksel bir nokta değildir. Bilincimizin en derin katmanlarında, “daha var… yetmedi… tamamlanmadı” diyen uğultudur. Hayata gelirken yanımızda getirdiğimiz en kuvvetli enerji budur. Bir ömür içinde ne kadar çok şey başarırsak başaralım, içimizde bir şey tamamlanmamış gibi kalır.
Rahu’nun doğası tam da budur: Tamamlanmayanın tamamlanma çabası.
Bu yüzden insanlar tekrar doğarlar; bir önceki hayatın kapatılmamış defterlerini kapatabilmek için. Fakat ironik olan şudur ki: Ne kadar tamamlarsak tamamlayalım, Rahu’ya göre hiçbir şey yeterli değildir.
Venüs’ün İnce Bağı: Arzuların Gölgesinde Yaşamak
Rahu’nun eksiklik hissi tek başına döngüyü yaratmaz. Döngüyü hareket ettiren bir diğer unsur Venüs’tür: Hayattan tat almak, güzellik, haz, yakınlık, sevgi, bağlanma…
Venüs bize yaşamı sevdirmek için vardır. Ama fazla olduğunda, tıpkı balın içine düşmüş bir arı gibi hareket edemez hâle geliriz.
Vedik bilgeliğin söylediği şudur: Dünyaya en çok bağlayan şey, çok isteyişimizdir. Hedefler zararlı değildir; fakat ısrar, tutku, “olmadan yaşayamam” duygusu ruhu ağırlaştırır.
İnsanın en derin bağlılığı bile çoğu zaman bir isteğin devamıdır. Bir çocuğa sahip olmak bile… Onu büyürken görmek isteriz, başarılarını, mezuniyetlerini, evliliklerini, torunlarımızı… Yaşam kendi kendine sadeleşmez; biz sürekli yeni bir istekle onu karmaşıklaştırırız.
Hiçlik Prensibi: Kaçış Değil, Özgürleşme Kapısı
“Hiçbir şey istememek” kulağa sayfiyeye çekilmiş bir bilge öğüdü gibi gelebilir, ama aslında çok daha derindir. Hiçlik, pasiflik değildir. Hayattan çekilmek, köşeye çekilip nefes tüketmek hiç değildir. Hiçlik, bağımlılıktan özgür kalmaktır.
Vedik metinlerde geçen “isteksiz olma” hâli, ruhun merkezine geri dönmesi anlamına gelir. İsteklerimizin kölesi değil, yöneticisi olduğumuz noktadır.
Hayatın içinde hedefler olur, planlar olur, emekler olur… Ama onların bizi ele geçirmesine izin vermediğimizde, istek bizi yöneten bir kuvvet olmaktan çıkar; sadece bir yön göstericiye dönüşür.
Hiçlik prensibi işte burada başlar: Bir şeyin peşinden giderken bile ona sahip olma zorunluluğundan özgür olmak. Sonuçla değil, yolculukla barışık olmak.
İstek Azaldığında Dünya Geri Çekilir
Ruhun dünyaya zincirini bağlayan şey arzuların ağırlığıdır. Ne kadar az ağırlık taşırsak, yolculuğumuz o kadar hafifler. Kadim bilgelerin yüzyıllardır söylediği şu cümle hâlâ geçerlidir: “Bağlar çözülürse ruh yükselir.”
Bu yükseliş bir kaçış değildir; ruhun hafiflemesi, daha geniş bir farkındalığa açılmasıdır. Birikmiş karmaların düğümlendiği yerler çözülmeye başladığında, hayat daha sakin, daha anlaşılır bir ritimle akmaya başlar.
Rahu artık bağırmaz,
Venüs artık yakmaz,
dünya artık zorlamaz.
İnsan hâlâ içindedir hayatın… Ama ona ait değildir.
Dünya Sahneden Çok, Bir Sınav Odasıdır
Buraya hiçbirimiz “öylesine” gelmedik. Yaşam, ruhun kendi kendini hatırlama çabasıdır aslında. Bu yüzden hedeflerimiz olacak, planlarımız olacak, ilişkilerimiz, sevinçlerimiz, mücadelelerimiz olacak… Ama bütün bunlar bir oyun sahnesi gibidir.
Biz bu sahnede rol alırız, ama oyuna kendimizi kaptırdığımızda dünyaya bağlanırız. Tüm mesele şudur: Oyunu farkındalıkla oynamak.
İstekleri görmek ama teslim olmamak.
Rahu’nun yarım kalanlarını fark etmek ama onların içinde kaybolmamak.
Bazen hiçbir şey istememek, aslında hak ettiğimiz en büyük özgürlüktür. Çünkü ruh, en çok o zaman kendi gerçek yolunu duyabilir.
Sevgiyle,
Kübra Gül